
(Ali Cabbar - Alienation)
Tam da Obama'yı unuturken ben niye hatırladım, kırk yıllık köşekadısı başlığını niye attım bilmiyorum. Yakın zamanda yerli yabancı bir şehirler turu attıktan sonra, karşılaştırmalı başka İstanbul yok kişisel telkinimizi bir kenara bırakarak konuşmak lazım belki de. Obama bana neyi hatırlattığına dönersek, o malum gün Fındıklı-Sirkeci hattı için tramvayına yönelmiş, akbilimin dalili dalili ötmemesine daha sevinemişken bi anda arabalar gerisin geri dönmeye başladı, tramvaya ise kal gelmişti. Mihrakların iç ve dış ikiye ayrıldığı ülkemizde çok enteresan bir durum değil tabii ki böyle müdahaleler. Neticede deh dersin gider, çüş dersin dururuz. Ben de kimse dehlemeden aktarma yapmadan tabanvaya bindim. Yürürken her zaman alışık olmadığımız bir oran orantı söz konusuydu. İkiye beş metre ebatlarında yaklaşık bi buçuk metre yüksekliğindeki teneke kutular yok olmuş sadece biz insanlar ve caddenin getirdiği yükten boy atmış binalar vardı. Açıkçası çok güzeldi. Böyle çapraz falan gidebiliyordu insan. Keskin nişancılardan işkillenmiyorsanız, bırakınız önce sağınız sonra solunuzayı, önünüze bile bakmaya ihtiyaç duymuyordunuz. İnsan denen şeyi kıyıya köşeye atan hız çağının yerini yavaşlık ve bir nevi özgürlük gelmişti.
Birden eski İstanbul fotoğrafları geldi aklıma. Şu solda kenarından avlusunu gösteren bi kışla vardı, bu cami duvarı böyle yavan değildi, sıra sıra dükkanlar yok muydu şuracıkta diye muratbelgeleşmenin içten olmadığı bir atmosfere bürünmüştüm. Neyse ki helikopter sesleri, canlı yayın arabalarının jeneratörleri bu rüyadan beni hemen uyandırdı. Obama'yı sanki Tophane yokuşundan altında leğenle kayacakmış gibi tetikte bekleyen belki yüzlerce gazatacı vardı. Orayı da geçtikten sonra adımlarımı sıklaştırıp sonu Mabel'e çıkan paralel sokağa girdim. Sadece insanlar vardı yine orada da. Keşke hep yürüsek dedim, bu sahil yolunu iptal etsek tepelerden gitseler nerelere gidecekse arabalar, sonra inseler finikülerlerle diye iç geçirdim. Düşünsenize ne güzel olur.
Dört şerit afsalt yol için üzeri kapatılan canım rayları; oraya buraya taşınarak piç edilen, denizde batırılan, mahfedilen güzelim binaları, banilerini düşünmeden; medenileşmeden modarnlaşen taşralı kafalarımızda sadece kendimiz için bile böyle bir düş kurulabilir. Tek düşümüzün ne yazık ki İstanbul için olması da ayrı bir üzüntü. Ülkeyi tutan tek bir mıh olmasaydı keşke de bir sürü çiviyle sabit dursaydı. Bu noktada sözü densiz bir bakana zamanında -soru mühim değil- güzel bir cevap vermiş Arat Dink'e bırakalım.
"Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu. Sen ne diyorsun? Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu... "